Bir restorana oturduğunuzda, market kasasında fişe baktığınızda ya da ay sonu işletmenizin bilançosunu önünüze aldığınızda aklınızdan geçen ilk cümle muhtemelen aynı: "Hani enflasyon düşüyordu?" Ekonomi yönetiminin açıkladığı grafiklerdeki aşağı yönlü eğilim teknik olarak doğru olsa da sokağın, esnafın ve sanayicinin hissettiği gerçeklik bambaşka bir dilden konuşuyor. Tam da bu yüzden bugün Türkiye’nin en can yakıcı paradoksunu, yani enflasyonun hız kesmesi ile hayatın ucuzlaması arasındaki devasa uçurumu konuşmak zorundayız.
Kamuoyundaki en temel kafa karışıklığı kavramların birbirine karışmasından besleniyor. Dezenflasyon dediğimiz süreç fiyatların geriye gitmesi değil, sadece artış temposunun yavaşlamasıdır. Yani dün 100 lira olan bir etiket, enflasyon düşüşe geçti diye 80 liraya inmez, yalnızca eskisi kadar hızlı yükselmeyerek yoluna devam eder. Fakat meselenin asıl yakıcı tarafı bu basit aritmetik değil. Asıl tahribat, son yıllarda yerle bir olan fiyatlama davranışlarında ve tamamen yitirdiğimiz "referans fiyat" algısında gizli. Bir fincan kahveden bir ton demire kadar artık hiç kimse neyin makul değerinde olduğunu kestiremiyor. Hizmet sektöründeki katılık ve kira sarmalı da para politikasının frene basmasına rağmen fiyatların yukarı yönlü direncini beslemeyi sürdürüyor.
Madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde ise çok daha çetin bir sabır testiyle karşılaşıyoruz. Enflasyonu dizginlemek için uygulanan sıkı para politikası kaçınılmaz olarak talebi kısmayı hedeflerken, bu sürecin faturası reel sektörün omuzlarına biniyor. İşletme sermayesini döndürmek için katlanılan yüksek finansman maliyetleri şirketlerin nefesini daraltırken, içeride harcamasını kısan hanehalkı ve dışarıda en büyük pazarımız olan Avrupa’nın durgun görünümü çarkların dönmesini her geçen gün zorlaştırıyor. Sanayi üretimindeki ivme kaybı, konkordato ve kapanan şirket sayılarındaki kıpırdanmalar, dezenflasyonun acı reçetesinin artık teorik modellerden çıkıp doğrudan fabrika koridorlarına ve atölyelere indiğini haber veriyor.
Tam bu noktada en kritik soruyu dürüstçe sormak gerekiyor: Bu maç sadece Merkez Bankası’nın faiz silahıyla kazanılabilir mi? Dünyanın hiçbir yerinde para politikası tek başına kalıcı bir mucize yaratamadı. Faiz adımları bir ülkeye yalnızca zaman kazandırır. O kazanılan değerli vakit içinde kamuda gerçek anlamda bir tasarruf ve harcama disiplini kurulmazsa, tarladan sofraya uzanan tedarik zincirindeki hantal aracı yükü tasfiye edilmezse ve ekonomiye güven aşılayacak yapısal reformlar hızla devreye sokulmazsa, faizlerin indirileceği gün başladığımız yere dönme riskiyle yüzleşiriz.
Türkiye ekonomisi bugün son derece hassas bir dengede yürüyor. Bir yanda fiyat istikrarını kalıcı kılma kararlılığı, diğer yanda reel sektörün ve emeğin dayanma kapasitesi. Bu sütunda her hafta rakamların arkasında yatan perdeyi aralayacak, küresel dalgaların mutfaktaki tencereye ve esnafın kasasına nasıl çarptığını sansürsüz, yalın ve çözüm odaklı bir dille konuşacağız. Çünkü ekonomi yalnızca kuru göstergelerden ibaret değildir. Ekonomi doğrudan hayatın ta kendisidir.
Gelecek hafta görüşmek üzere…
Tüm Yorumlar